Geçen ay ki yazımızda baba yarası yazısı ile çocuklarına psikolojik sıkıntı yaratan babaları anlatmıştık. Bu yazımızda ise fedakâr babaların durumunu anlatmak istedik. Yazıyı kim yazmış bilmiyorum ama bu yazının kahramanı yüzlerce baba var. Özellikle eşi de kendisi gibi vardiyalı çalışıyorsa o evin çocukları hep bir yanı yarım kalır. Maalesef severek evlenen sağlıkçı ve asker veya polis kökenli ailelerde bu durum daha çok yaşanmaktadır. Allah o anne ve babalardan razı olsun hayatları hep fedakârlıkla geçmektedir.
Sabahın erken saatleriydi. Ali, henüz uyuyan oğlunun üzerini battaniyeyle örttü. Ev sessizdi, ama babanın içindeki sorumluluk duygusu her zamanki gibi yüksekti. Çantasını aldı, kapıyı sessizce kapattı. Çalıştığı fabrika şehrin diğer ucundaydı ama onun için yolun uzunluğu önemli değildi. Önemli olan, evde geçen her günün oğluna daha güzel bir gelecek sunmasıydı. Fabrikada çalışma zordu. Makine gürültüsü, ağır işler, ter içinde geçen uzun saatler… Ama Ali hiçbir zaman şikâyet etmedi. Çünkü eve döndüğünde kapıda koşarak “Baba geldiii!” diye sarılan küçük Yusuf’un mutluluğu, bütün yorgunluğunu unutturuyordu.
Bir gün işten geç çıktı. Soğuk bir kış gecesiydi. Cebinde kendi için aldığı tek simidi vardı. Acıkmıştı ama simidi yemedi. Eve döndüğünde Yusuf uyanıktı ve “Baba acıktım” dediğinde Ali, gülümseyerek simidi oğlunun eline verdi. Yusuf simidin bir parçasını kırıp “Sen yemedin mi?” diye sorunca Ali gözlerini kaçırdı: “Ben tokum oğlum, sen ye.” O gece, oğlunun başını okşarken içinden bir cümle geçti: “Baba olmak, kendi açlığını değil; evladının doygunluğunu düşünmektir.”
Ve Ali o gece de, diğer tüm günlerde olduğu gibi, sessizce fedakârlığını sürdürdü.
Vardiya demek… Dışarıdan bakınca sadece “gece çalışmak” sanılır. Ama içeride, evin içinde, kalbin içinde başka bir hayat akar. Mesela çocuklar. Daha üç yaşındayken bile ezberlerler o cümleyi:
“Sessiz ol… Baban uyuyor.” Kafalarında baba = karanlık oda. Baba = uyuyan biri. Baba = “şu an gidilmez”. O yüzden bazı çocuklar, babayı ancak ayakkabılarının çıkarılış sesinden tanır. Kapının kilidi dönünce irkilerek büyürler. “Geldi ama yine uyuyacak” diye içleri burkulur.
Vardiyalı babanın çocukları en çok neyi öğrenir biliyor musun? Kendi duygusunu kısmayı. Ağlamayı kısmayı. Oyun sesini kısmayı. Kahkahasını kısmayı. İsteklerini kısmayı. Ve fark etmeden, hayatta en çok sevdiği kişiye yaklaşırken bile adımlarını sessizleştirmeyi…
Bazı babalar ise…Güneş doğarken eve döner ama evden kopar. Çünkü herkes uyanıktayken o bitiktir. Herkes konuşmak isterken o sustadır. Herkes kahvaltıdayken o karanlıktadır.
Bazen çocuk “Baba parka gidelim” der, Ama babanın gözleri kapanır. “Bugün olmaz.”
Çocuk bunu “Benim yüzümden” diye kodlar. Anne bunu “İşi çok zor” diye açıklar. Baba bunu “Elimden gelen bu” diye bilir.
Ama gerçekte olan şudur: Vardiya sadece babayı değil, ailesini de böler. Gece çalışan babanın eşi de yalnızdır. Aynı evde iki ayrı zaman dilimi yaşayan iki yabancı gibi dolaşırlar. Biri uyurken diğeri uyanıktır. Biri işe giderken diğeri döner. Biri hayata karışırken diğeri hayattan düşer.
Ve kimse bilmez…Gece nöbetinin en zor kısmının soğuk, karanlık, fabrika kokusu değil; sabah eve dönerken boş sokaklarda hissettiğin o sahipsizlik hissi olduğunu. Kimse bilmez… Babanın nefesinin kısa kısa gelişini, çocuğunu öpmeye gidip, onu uyandırmamak için kapıda duraklayıp sessizce geri çekildiğini…Kimse bilmez…Bazı babaların çocuklarını izlemeye bile “izin istemesi” gerektiğini.
En tehlikeli oluşan şey ise şudur: Çocuğun bilinçaltında sessiz bir çekirdek inanç oluşur:
“Ben yük olmamalıyım.” “İsteklerimi söylememeliyim.” “Ses olursam rahatsız ederim.”
“Ben görünmez olursam herkes daha mutlu olur.” Bu inanç, yıllar sonra şu şekle dönüşür:
— “Hakkımı arayamıyorum.”
— “Kendimi ifade edemiyorum.”
— “Hayır diyemiyorum.”
— “Benim isteklerim önemsiz.”
— “Sevildiğimi bile hissedemiyorum.” Ve kimse çözemez sorunun kaynağını. Halbuki yıllar önce, baba gece çalışırken, çocuk fısıldamayı öğrenmiştir. Gerçek iyileşme nerede başlar?
Bir baba, günün hangi saatinde olursa olsun, çocuğunun yanına oturup şöyle dediğinde: “Ben yoktum ama sen hep çok değerliydin.” Bir anne, çocuğuna şöyle söylediğinde: “Baban yorgundu, bu seninle ilgili değildi.”
Ve çocuk ilk kez şunu duyduğunda: “Sesin yük değil. Sen yük değilsin. Sen bu evin neşesisin.”
İşte o gün, o çocuğun zihninde yıllardır karanlığa atılmış o sessiz çekirdek inanç çözülmeye başlar.
Ve evde ilk kez şunu duyarsın: Küçük bir kahkaha. Küçük bir koşu sesi. Küçük bir “Baba hadi gel oynayalım” cümlesi. O ses, gece vardiyasının karanlığını bile yırtar geçer…
Bu ülkenin ışıkları sabaha kadar yanıyorsa, bir yerlerde uykusunu borca, ömrünü çocuklarına veren bir vardiyalı çalışan vardır.” Tüm vardiyalı çalışanlara selam olsun. Allah güç versin, yollarını açık etsin. Babalar ne mi yapar? Gündüzü yaşarken geceyi düşünür. Tatil planı değil, nöbet listesi takip eder. En çok duyduğu cümle: “Bir gün görünüp bir gün yok oluyorsun.” Uykusu hep yarımdır. Çocuk “Baba uyuyor” diye büyür. Baba uyanınca çocuk da uyanır; düzen diye bir şey kalmaz. Kahvaltı saatleri hep yanlıştır. Kalbi yorulur ama sesi çıkmaz. Eşiyle aynı gün izin bulmak piyangodur. Aile fotoğraflarında çoğu zaman yoktur. Herkese uyumlu saat, ona uymaz. Misafirlik planına göre değil, vardiya planına göre yaşar. Gece çalışanının yüzü hep solgundur. Gün ışığını en çok özleyen odur. Yastığı hep soğuktur; çünkü geç gider, erken kalkar. Hafta sonu onun için diğerlerinden farksızdır. Bayram sabahını çoğu kez yolda karşılar.
“Biz çıkıyoruz” denir, o kapıya kadar bile gelemez. Göz altları hep yorgun, ruhu hep sabırlıdır. “Biraz dinlen” derler, o sırada ev ve çocuklar da onunladır. Uykusunu alamadığında bile şikâyet etmez. Herkes uyurken o çalışır; herkes çalışırken o ayakta durmaya çalışır. Çocuk ödevi hep onun vardiyasına denk gelir. En çok özlediği şey: aynı sofraya oturmak. Tatilin anlamı: iki vardiya arasında bir kahve. Geceleri üşür, kimse fark etmez. Kendini anlatmaz, “idare ederim” der. Mesai uzayınca evi unutur gibi olur. Yolda uyuyakalma tehlikesini hep yaşar. Çocuğun uyku düzeni, babanın vardiyasına göre bozulur.
Sessiz büyüyen çocuk, daha çok gürültü yapar çünkü özler.
“Beni duymuyor musun?” sorularına mahcup olur. Hastalandığında bile izin istemekten utanır. Bayram harçlıklarını hep son dakika yetiştirir. Bir gününü anlatmaya kalksa roman olur. Kimseye belli etmez ama içten içe yalnız hisseder. “Seni uykudan uyandırmayayım” cümlesi onu yaralar. Telefonu hep titreşimdedir; korkar ki uyuyakalır. Eşine destek olamadığını düşünüp üzülür. Çocuklarını özlediğini bile gizler. “Uykum var” deyince kimse sebebini anlamaz. Ailesi yanında uyku biriktirir. Evdeyken bile “yarın kaçta mesai var?” diye düşünür. Hayatı molalara bölünmüştür. Sağlığı en çok yıpranan meslek grubudur.
Yeri en kolay doldurulan, ama yokluğu en çok hissedilendir. Çocukları görmese bile gelecekleri için çalışır. Eşi onun için görünmeyen kahramandır. Sabah ezanını çalışırken karşılayanlardandır. Kimse bilmez ama o, evin gerçek direğidir.
Babalık çoğu zaman gösterişsizdir. Yüksek sesle konuşmaz, sahneye çıkmaz, övünmez… Ama evin en görünmez kahramanıdır baba. Baba, sırtındaki yükü belli etmeden taşır. Çoğu zaman yorulur, bazen içi acır, bazen hayalleri ertelenir… Ama çocuğunun yüzündeki gülümseme için her şeyi yeniden göze alır. Baba, evin direği gibidir: Bazen rüzgârda sallanır ama asla yıkılmaz.
Geceleri herkes uyurken o hâlâ düşünür: “Yarın daha ne yapabilirim?” Babaların fedakârlığı çoğu zaman fark edilmez. Ama attığımız her adımda, başardığımız her şeyde, gizli bir emek, görünmeyen bir alın teri vardır. Çünkü baba olmak şudur: Kendi hayatını küçültüp evladının hayatını büyütmek… Kendi yorgunluğunu saklayıp evladının hayallerini taşımak…
Kendi “olmaz”larını unutup evladının “olur”larına güç vermek… Bazen bir sessizliktir baba, bazen bir öğüt, bazen omzumuza konan güven dolu bir el…
Ama her zaman, her koşulda bir sığınaktır. Ve insan büyüdükçe anlar ki: Bir babanın sessiz fedakârlığı, hayatın en güçlü dualarından biridir. Baba, “Ben iyiyim” deyip geçer…
Oysa o cümlede kaç tane yorgunluk, kaç tane fedakârlık, kaç tane hayal saklıdır. Baba, sessizce güçlü duran en büyük duadır. Bazı kahramanların pelerini yoktur…
Ellerinde nasır, omuzlarında yük, ama yüzlerinde hep aynı sakin gülüş vardır. Onlara biz baba deriz. Baba, kendi kırıklarını göstermeyendir. Evlat düşmesin diye karanlıkta yolunu yoklayandır.
Fedakârlığın en sessiz hâlidir baba. Bazen bir lokmayı ikiye böler, büyük parçayı “Sen ye” diye uzatır.
İşte baba sevgisi budur: Kendinden eksiltip evladına çoğaltmak. Evdeki en sağlam sandığın, babanın omzudur. Hayat ne kadar sarsarsa sarsın, O omuz hiç yere düşmez. Çocukken anlamazsın…
Büyüyünce anlarsın: Her rahat nefesinin arkasında bir babanın görünmez mücadelesi vardır.
Baba olmak; içindeki fırtınayı saklayıp evladına rüzgâr ettirmemektir. Sessiz bir sığınak gibi…
Ayette, Rabbin “kendisinden başkasına ibadet etmeyin, ana-babaya iyi muamele edin” diye hükmetti. Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa ererse, sakın onlara “öf” bile deme. Onları azarlama, onlara çok yumuşak ve tatlı söyle. Onlara acıyarak tevâzu kanadını indir. Ve “Ya Rabbi, onlar beni çocukken nasıl bakıp büyüttülerse, sen de kendilerine öylece merhamet eyle!” der.” (İsrâ, 23-24)